•  
  •  
  •  
  •  

Geçen hafta, hepimizin değilse de bir kısmımızın yeniden umutlarının yeşerdiği bir genel seçim sonucunda sosyal medyada birtakım kendini bilmezin "Beğenmeyen defolup gider." minvalindeki paylaşımlarına denk gelince ben de "Evet, zaten gittik." demek istedim. Daha önceki yazılarımda bahsetmiştim; yurt dışında çalışmak bize kaderin bir oyunu değil, tamamen bizim Türkiye'den göç etmek istememize dayanıyor. Şimdi sizi biraz geçmişe götürerek "Neden Türkiye'den göç etmek istedik?" sorusuna yalnızca benim yaşadıklarım üzerinden cevabını vereceğim.

BU YAZILAR DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR:

İstanbul Hayalleri

Sene 2005...İzmir'deki köklü okullarından birisi olan Karşıyaka Anadolu Lisesi'nde son sınıftayım. Şimdi gidip okulu sorsanız bulamazsınız çünkü tüm itirazlarımıza rağmen geçtiğimiz sene mezun olduğum okulun adı 15 Temmuz Şehitler Anadolu Lisesi olarak değiştirildi. Neyse...O zamanlar tüm liseler Anadolu Lisesi olarak değiştirilmemiş henüz, her okulun belli bir kalitesi ve standardı var. Üniversiteye giriş sınav sistemi 3-4 senede bir yenileniyor ama şimdiki gibi çocuğu olmayanın sınav tiplerini güncel olarak takip edemediği bir değişim ivmesi de yok. Bizim döneme sadece ÖSS denk gelmiş, günde ortalama 5 saat uyku dışında kalan zamanımızda test çözerek sınava hazırlanıyoruz.

Tek hedefim var: İTÜ - Endüstri Ürünleri Tasarımı...İstanbul'da okumak ise benim için "Amerikan rüyası" gibi bir şey, o kadar aşığım! Sınav sonucundan sonra annemle kavgalar eşliğinde -çünkü puanım tıpa yetiyor ve bu fırsatı tepmemi çılgınlık olarak görüyor- ilk tercihime yazıyorum hedefimi, çok şahane bir işe imza attığımı zannederek. Olsun! O an için mutluyum, gururluyum, hedef koydum ve başardım. Şimdi yeni hedefler koyma zamanı benim için.

Üniversite Gerçeği

İstanbul'da 6 sene zor şartlar altında ama keyifli bir öğrencilik geçiriyorum. Tek problem okul hayatı...Sürekli aşağılandığımız bir jüri olayımız var mesela. Hepimizin yetişkin birer birey olmak için en büyük adımı attığımız dönemde hocalarımız tarafından çocuk gibi azarlanıyoruz. "Tasarım nasıl yapılır?" adına birkaç eğitmen dışında kimseden bilgi alamıyoruz. Akıl almaz bir şekilde okulu şahsi ofisiymiş gibi kullanan hocalar var. Final sınavını unutan eğitmen olur mu ya?! Sürekli dersi asistanlara işletenler mi dersin, kadınlara asılanlar mı, "Ben vakit fakiriyim." diye sorduğun soruya cevap bile vermeye tenezzül etmeyenler mi...Üç sene içinde muhattap olmak zorunda kaldığım sözde eğitmen ordusu kendime olan tüm güvenimi yerle bir ediyor, taa ki Erasmus'a kadar.

İlk Yurt Dışı Deneyimi

Erasmus benim ilk yurt dışı deneyimim ve üniversitenin bana en büyük katkılarından birisi. Yeni nesile de ısrarla tavsiye etmek isterim ama ülkeler arasında yaşanan krizlerde bizim hükümet yalakası rektörler, tepki olarak anlaşmaları iptal edebiliyor. Neyse...Avrupa'da tasarımın merkezi sayılan bazı ülkeler ve ekolleri vardır. İtalya ise tasarımın başkenti kabul edilir. O nedenle buradaki bir üniversitede bulunmak pek çok tasarım öğrencisi için önemli bir adımdır. Erasmus, Avrupa'nın muhteşem eğitimini yalayıp yuttuğunuz bir program değil fakat bulunduğunuz ülkedeki kültürü ve eğitim sistemini tanımanız açısından bu programın aşırı faydalı olduğunu düşünüyorum.

Peki, Torino'da bulunduğum 6 aylık sürede özgüvenimi nasıl geri kazandım? Çok basit örneklerle açıklayayım: Hocaların hiçbirisinde aşağılama huyu yok, dolayısıyla hatalı fikir sunmaktan çekinmiyorsunuz. Hocalar öğrencilerin bir şeyler bilmediğinin, yol yordam göstermeleri gerektiğinin, bu sebeple orada bulunduklarının farkında. Profesörler her gün okula geliyor ve her derse giriyor, İTÜ'de kolay kolay karşılaşamayacağımız hareketler! Okulun eğitim kalitesi bizimkinden çok daha yüksek fakat öğrenciler bizden daha vasat durumda. Tasarım dersindeki İtalyan grup arkadaşlarım hemen bana "Design machine/tasarım makinesi" lakabını taktı mesela. Gördüğüm kadarıyla Türklerde pratik zeka daha yüksek, bu nedenle İtalyanlardan daha hızlı çalışıp seri sonuç alabiliyoruz. Bizim gibi uzun saatler çalışmaya alışkın değiller, hemen sıkılıyorlar. Bizde ise üç gün üst üste sabahlayacak kadar enerji var çünkü buna alışkınız, it gibi çalışacak şekilde yetiştirildik.

Ve en sonunda şu fikre sahip olarak döndüm ülkeye: Tasarımın merkezinde yetiştirilen bir öğrenciden daha iyi değiliz ama kesinlikle daha kötü de değiliz! Eksiklik bireysel olarak bizde değil, eğitim sistemimizde! Böylece yurt dışında yaşama isteğimin ilk tohumları atılmış oldu. Oradaki sosyal hayat detaylarına, yaşam kalitesine, özgürlüklere (Mesela devlet dairesinde uzun saçla çalışan erkeklere, belediye otobüsü kullanan kadınlara, her alanda iş bulma potansiyeline sahip eşcinsellere vs.) hiç girmedim, yazı boyunca da girmeyeceğim. Madem bizim ülkemizde "Özgürlüklerimiz kısıtlanıyor." savına inanılmıyor, ben de sadece eğitim ve iş hayatından anlatırım durumu. Neyse...

Yurda Dönüş

"Dönünce ne oldu?" derseniz üniversitede kalan iki senem içinde tekrar başa döndürüldüm. Bu sırada, hocaların peşinden ayrılmayıp not yükseltmek için yalvaran ve istediğini elde eden öğrencilerin varlığından haberdar oldum, yalakalıkla kazanma ile böyle tanıştım. Okulda proje maketlerimizi yaptığımız bir atölyemiz vardı mesela, başında da bir Usta'mız. CNC, torna gibi makinelerin kullanımında sırayla öğrencilere destek olurdu. Anlam veremediğimiz bir şekilde bir arkadaşımızın projesi hep öncelikliydi, ilk onun maketleri yapılırdı. Çok sonradan öğrendik ki Usta, bu arkadaşın doktor babasından sık sık randevu ayarlıyormuş. Adam kayırma ile de böyle tanıştım.

Bunların pek çoğunu çocukluğumda ebeveynlerimin iş hayatı muhabbetine çaktırmadan kulak misafiri olarak öğrenmiştim, bu senelerde çok büyük hayal kırıklığına uğramadım. Zaten ben de mezun olduğum anda Türkiye'den göç etmek gibi bir fikre kapılmadım hemen, keşke kapılsaydım...Her şey iş hayatına atılmamla şekillendi...

Tasarımcı Olmak ya da Olamamak

Sene 2011...Diplomamı aldığım gibi iş başvurularına başladım. Kendimiz müthiş bir boşlukta hissediyorum çünkü bir hedefim yok! Bölüm başkanı, bizi mezun edene kadar "Siz sadece KOBİ'lerde iş bulabilirsiniz." lafını dilinden düşürmediği için kendime bir hedef koyamamışım, artık işle ilgili hiçbir hayalim yok! Fakat kaybedecek vaktim de yok! Öğrenciliğim bittiği için devletten aldığım kredi kesildi. Ayrıca İstanbul'da beş sene boyunca kaldığım öğrenci yurdundan ayrılıp eve geçtiğim için aylık ihtiyacım olan para bir anda iki katına çıktı ve artık ailemden para desteği istemiyorum. Amacım durumumu dramatize etmek değil, sadece aşağıda yazacaklarımı daha iyi anlamanız için ön açıklama olmasını istedim.

İş hayatı detaylarına geçmeden önce kısaca bizim mesleğin Türkiye'deki durumundan da bahsedeyim. Lisede sınava hazırlanırken herkesin öve öve bitiremediği, üniversitede okurken bölümümün adını duyanların "Ooo! Geleceğin zengini!" diye tepki verdiği endüstri ürünleri tasarımı için bizim ülkede doğru düzgün iş yokmuş meğerse. Sağdan soldan fikir çalmadan, hakkıyla iş yapılan ve bünyesinde tasarımcı barındıran kurumsal firmaların sayısı bir elin parmağı kadar! Bir de ünlü tasarımcıların kurdukları, danışmanlık desteği veren bağımsız ofisler var. Mezun olduktan sonra ürün tasarımcısı olarak çalışabileceğiniz firma sayısı çok çok az.

İş yok mu? Var. Fuar stand tasarımı, iç mekan tasarımı, grafik tasarımı, 3D veya teknik çizim, pazarlama, UX design gibi farklı dallarda çalışma imkanı bulabiliyorsunuz fakat bu saydıklarımın hiçbirisi, bu bölümü ÖSS tercihinde en tepeye yazarken hayal ettiğim değil, bu bir. İkincisi; pek çok firmada tasarımcının değeri yok! Teknik üniversitede mühendislerle aynı matematik, fizik, istatistik derslerini almış olmamıza rağmen "patron"ların gözündeki değerimiz ev süslemesine meraklı yeni gelinden öteye geçemiyor. ÖSS'de yurt genelinde aldığım derece TÜBİTAK'tan burs almaya yettiği halde (Yaaa, bir zamanlar az çok bilimi destekleyen bir TÜBİTAK vardı. Neyse...) bölüm olarak Endüstri Ürünleri Tasarımı seçtiğim için burstan faydalanamadım. Yurt dışındaki firmalardakendine Ar-Ge departmanında yer bulan meslek dalından bahsediyoruz.Bizde ise Seda Sayan bile çıkıp ev aletleri serisi tasarladı(!), ben daha ne diyeyim! 

Patron Firması Sınavı

İlk işim, mezun olduktan sonra bir ay içinde bulduğum, her tarafından buram buram sömürü akan bir patron firmasında. Daha iyisini bulmak için bekleyecek vaktim de yok, umudum da yok. Asgari ücret teklif etmeyen yegane işyeri olduğu için "Hemen yarın başla!" dediklerinde üzerine atlıyorum. O zaman asgari ücret 650 lira; Fulya'da bir arkadaşımla paylaştığım, tam bir mimari şaheser (!) olan kutu gibi evin kirası 800 lira, gerisini siz hesap edin. Neyse... 

İş arama sürecinde diğer firmalarla yaptığım görüşmelerden birinde, karşımda hiç utanmadan yemek yiyen genel müdürün beni azarlamasını asla unutmayacağım: "Sen daha yeni mezunsun, ne haddine 1500 lira!! Ben tecrübeli tasarımcıya o parayı vermiyorum."

İlk işim diyordum...Standart bir patron firması; maaşın bir kısmı elden verilir yani sigortan asgari ücretten yatırılır, hiçbir yan hakkın yoktur, mesai 18:00'de biter ama 20:00'den önce çıkılmaz, gerekirse gece yarısına kadar çalışman beklenir ama eve dönerken korsan taksi kullanmazsan laf edilir, fazla mesai ücreti ödenmez ama sabah 10 dakika geç kalırsan uyarı verilir, ilk sene yıllık izin hakkın yoktur, seyahate çıkmak filan zaten mümkün değildir ama arada bir işin düşer ve izne ihtiyacın olursa karnına ağrılar girer, tabii ki Cumartesi de çalışılır...Bu şartlara katlanmak zorunda kalan tasarımcı kadromuzu da sayayım: İTÜ, ODTÜ ve Anadolu Üniversitesi mezunları!

İstanbul'la Mücadele

Altı sene boyunca çok severek yaşadığım İstanbul'dan soğuma evresi de bu dönemde yavaş yavaş başlıyor. Her gün Şişli'den Güneşli'ye gidip geliyorum ve bu yolculuk toplamda minimum üç saat sürüyor. Olsun, sorun değil! Asıl sorun Güneşli'nin kendisi. İş yerinin önünde dolmuş beklerken bile sözlü tacize uğruyorum. Yeni Bosna'dan metrobüse binmek gerçeği giriyor hayatıma. Çok söylenirdim ama yıllar içinde metrobüsün ne kadar vahim bir toplu ulaşım aracına dönüştüğüne tanık olunca "O zamanlar yine fena değilmiş." diyorum.

Bu esnada ev arkadaşım Amerika'ya taşınma kararı aldığı için evi tek başıma yüklenmekle karşı karşıya kalıyorum. Bana her gelişinde -abartmıyorum- ortalama 45 dakika park yeri aramak zorunda kalan Uğur'un da canına tak etmiş zaten. Fırsattan istifade hem işleri kolaylaştırmak hem de giderleri kısmak için Uğur'la birlikte Bahçeşehir'e taşınıyoruz. Ailesinin Bahçeşehir'deki bir sitede boş evi var, böylece kira vermekten de kurtulmuş oluyoruz ve evlenmeye doğru ilk adımı atıyoruz.

Madalyonun Diğer Yüzü

Kısaca Bahçeşehir'den ve oradaki sıkıntılardan bahsedeyim: İstanbul'da değil gibi bir yer, yani şehir merkezine o kadar uzak! Ziyarete gelen olursa geceyi bizde geçirmek zorunda kalıyor, öyle uzak! Eskiden CHP yönetiminde bağımsız bir belediyeymiş. O dönem yerel seçimlerde oyları bölme-dağıtma çabasıyla başka belediyelere bağlanan ilçelerden birisi de Bahçeşehir olmuş. Peki nereye bağlanmış? Sınır komşusu bile olmayan Başakşehir'e! Yani arkadaşlar, biz belediyede bir işimiz olduğunda toplu taşımada üç aktarma yapıp öyle ulaşıyorduk kendilerine. Neyse...Ayrıca burada kaldığımız üç yıllık süre zarfında hiç aile hekimimiz olamadı. Kapasitelerinin çok üzerinde hasta baktıkları için hiçbir sağlık ocağı bizi kaydetmeyi kabul etmedi. Maaşımızın okkalı bir kısmına vergi olarak el koyulan ülkemizde, sizin harika ve ücretsiz zannettiğiniz sağlık sistemimizde özel hastaneler dışında bir çözüm bulamadık kendimize. Neyse...

Sene 2012...Biz bir taraftan evlilik hazırlığı yapıyoruz, diğer taraftan da ben bir sene boyunca çalıştığım firmadan istifa ediyorum çünkü bu kadar sömürülmeye ve iş yerinde psikolojimin bozulmasına daha fazla tahammülüm yok. Eve daha yakın bölgelerde iş arıyorum ve bir ay sonra yeni açılan bir firmada mobilya tasarımcısı olarak işe başlıyorum. Artık sigortam maaşım üzerinden yatıyor ve ulaşım için şirketin servisinden faydalanabiliyorum. Elveda metrobüs!

Çalışanları Sorgulama Dönemi

Cumartesi çalışmaya tam gaz devam ama mesai olayı azalıyor, işler benim için daha rahat. Ancaaak...Hiç ummadığım ve ne yapacağımı bilemediğim başka bir sorunla karşılaşıyorum: Dedikodu! Tasarım ekibi bıçakla kesilmiş gibi iki gruba ayrılmış, karşılıklı olarak birbirlerinden nefret ediyorlar ve sürekli fiskos dönüyor. Çareyi kimseyle konuşmamakta buluyorum ama bir tasarım ofisinde kimseyle konuşmadan gün geçer mi ya?!

Yaklaşık sekiz ay boyunca kulağıma kulaklığı yapıştırıp herkesle minimum temas kurarak, masa başından ayrılmadan çalışıyorum. Şirketin işe alırken öngördüğü mobilya tasarımı işi de yalan olmuş durumda, boş oturmamak için diğer mimarlarla birlikte iç mekan projeleri yapmaya başlıyorum. Bu sırada ekip yenileniyor, yeni insanlar geliyor, ben de yavaş yavaş kabuğumdan sıyrılıyorum ve şunu öğreniyorum: Bir şirkette dedikoduya dahil olmazsan barınamazsın!

Şimdi bu noktada kimse üzerine alınmasın fakat mezun olduğu üniversiteye göre çalışanların kalitesi çok fark ediyor. Bir önceki firmamdaki ekip arkadaşlarım arasında ne dedikodu gördüm; ne gün içinde Facebook, Twitter bakan gördüm; ne de işten kaytarmak için kırk takla atan gördüm ve sandım ki iş hayatında herkes öyle çalışacak. Yeni firmada ise sosyal medya bağımlılığını bir kenara bıraktım; sağıma dönüyorum bütün gün AMA BÜTÜN GÜN maç özeti izleniyor, soluma dönüyorum dizi açılmış. Ondan sonra proje yetişmedi diye sabahlara kadar mesai yapılıyor. Kimsede iş disiplini yok, sıfır! Hayatı boyunca kullanmadığı bilgisayar programını CV'sine yazan, baştan sona bana ait olan tasarımı kendi portfolyosuna ekleyen, "Yaaa ben sabahları kalkamıyoruuaooum." diye 11:00'den önce işe gelmeyen...Hayretler içerisindeyim, kızamıyorum bile!

Bütün bunlar içimde birikmişken bir gün muhasebenin mallığı sayesinde ofiste en düşük maaşı alan çalışanın kim olduğunu öğreniyorum: Ben! Ve bayağı da ciddi farklar var hani. Neden? Çünkü herkes mimar veya iç mimar, ben endüstriyel tasarımcı. Neyse...Uzatmayayım, yeni bir iş bulana kadar dişimi sıkıp bir senenin sonunda istifamı veriyorum.

Merhaba Kurumsal Hayat!

Sene 2013...Sonunda kurumsal bir firmaya kendimi atmayı başardım. Rüyada gibiyim, Cumartesi çalışmıyorum! Yan haklarım var. İlave mesai ücreti almıyorum ama mesaiye kalınca yemek, taksi gibi giderleri sorunsuz bir şekilde masraf gösterebiliyorum (zaten olması gereken bu.) Ekip arkadaşlarım süper, en azından bir süre için ben öyle olduğunu düşünüyorum. İş aşırı aşırı yoğun; gün içinde tuvalete bile gidemediğim, Pazar sabah 07:00'de bile telefonumun çaldığı kadar yoğun. Masa başında kulaklığı takıp saatlerce çizim yaptığım günler geride kaldı; artık hayatımda müşteri ilişkileri, reklam-pazarlama ve proje yönetimi var. "Tempolu çalışmayı da özlemişim, keyfim çok yerinde derken." bu sefer bambaşka bir sorun ortaya çıkıveriyor yine: Ulaşım.

Türkiye'den Göç Etmek Fikrinin Doğuşu

Yeni iş yerim Haliç'te. Trafiğin olmadığı zamanda Bahçeşehir'deki evimizden otobüsle işe gelmek 45 dakika sürüyor. Peki, benim gidiş gelişim toplamda ne kadar sürüyor dersiniz? En iyi ihtimalle 5 saat!!! Sabah sadece Bahçeşehir'den otobana bağlanmamız trafik yüzünden bir saati buluyor.Her sabah 05:30'da kalkıp evden çıkıyorum ve 06:00'daki ilk otobüse biniyorum, buna rağmen 08:00'de başlayan işe geç kalıyorum. Akşam eve gelişim ise 21:30'u buluyor. Ben ne ara evle ilgileneyim, ne ara Uğur'la sohbet edeyim, ne ara yemek yapayım, ne ara spor yapayım, ne ara arkadaşlarımla sosyalleşeyim?...Böyle hayat mı olur?! Ama var, bugün bile hala İstanbul'da bu hayatı sürdüren insanlar var. Neyse...

Ben bu çileye sadece dört ay katlanabiliyorum. İşimi de değiştirmek istemediğim için Darüşşafaka'da yeni bir eve taşınıyoruz. Metrobüs ve metro kullanarak 90 dakikada eve ulaşıp "Oh bee, dünya varmış." diyorum. Bölgeyi de çok sevdim, Gazeteciler Sitesi etrafını çok nezih ve güvenli buluyorum. Tek başıma eve dönmem gereken gecelerde kafam çok rahat bir şekilde eve yürüyebiliyorum. Taa ki bir akşam, yanımda bir arkadaşımla Luffy'i yürütmeye çıktığımızda yüzümüze baka baka mastürbasyon yapan adamla karşılaşana kadar. Adam haklı tabii, ne işim var o saatte sokakta? Neyse...

"Ben N'apıyorum?!" Sorgulaması

Üç sene boyunca aynı işimde çalışmaya devam ediyorum. İlk senemi, bir önceki tecrübelerimle kıyaslama yaparak geçirdiğim için yoğun olsam bile mutlu geçiriyorum. Fakat kalan iki senede insanlardan nefret eder hale geliyorum. Bu sayacaklarımın hepsi bizzat şahsıma yönelik yapılanlar değil fakat hepsini birebir gördüğüm için yazıyorum:

Hasta olan ekip arkadaşına "Ah canım, kıyamaaam! Çok geçmiş olsun, hemen doktora git tabii." diyip, direktöre "Çok sık doktora gidiyor, yeter artık!" diye şikayet eden; tam tersine gerçekten enteresan bir şekilde her hafta hasta olan; şizofren olduğunu düşündürtecek derece ayan beyan yalan söyleyen; seni çocuk gibi azarlayan, hakaret eden, küfür eden; herkesten az çalışıp bütün gün "Offf çok yoğunum." diye yaygara koparan; bunu yazdığım için çok üzgünüm ama istediğini yaptırmak için cazibesini kullanan, asılan; bütün gün sağda solda kahve eşliğinde sohbet edip, akşam 17:00'den sonra 2-3 saat çalışarak "sürekli mesaiye kalan çalışan" imajı çizen ve bu şekilde terfi alan; heeeerkes hakkında dedikodu yapan; kendi k*çını kurtarmak için başkasına iftira atan; asla hata kabul etmeyen, kendini savunmak uğruna sürekli kavga eden...

Şirketin çalışanlara hiçbir kariyer planı sunmaması; iş hayatında eğitimin devam etmemesi; fuar, seminer vb. hiçbir organizasyona bütçe ayrılmaması; müşterinin kendisini tanrı zannetmesi; herkesin dalga geçtiği "bi' tık büyütelim!" muhabbetinin bir süre sonra migren ataklarına sebep olması; bulunduğu pozisyona nasıl geldiğini bir türlü çözemediğimiz, iki lafı bir araya getiremeyen insanların sürekli birilerine ders vermeye kalkışması; insanların hayatın anlamını sadece "kariyer"den ibaret zannetmesi; müşterinin saçmalıkları karşısında çalışanların savunulmaması; çalışanların yıllık değerlendirmesinin keyfekeder yapılması; departmanlar arası iş yoğunluğunda çılgın farkların olması; mesaiye kalmayan çalışanın az çalıştığının düşünülmesi... derken ben işten ayrılmayı kafaya koyup yeni iş arayışlarına başlıyorum fakat içim hiç rahat değil. Biliyorum ki bir sonraki firma da aynı b*kun laciverti olacak ve en kötüsü de bu sistemin içinde ayakta kalabilmem için benim de değer yargılarımdan ödün verip bu insanlardan olmam gerekecek.

Ve Elveda İstanbul!

Bindiğim metrobüste gün aşırı kavga çıkması; metrobüsün dakika başı geçmesine rağmen aşırı kalabalıktan dolayı iş çıkışında bekleme süresinin yarım saate kadar uzaması; çok ciddi rahatsız edecek derece bakanların sayısı arttığı için hayatıma metrobüs ceketi diye bir şeyin girmesi (mini etek filan giydiğimde bacaklarımı örtmesi için); İBB Trafik ve Yandex'te trafik kontrolü yapmadan arabayla bir yere gidilememesi; gece 02:00'de bile olmadık bir yerde trafikle karşılaşılması; trafik magandalarının sayısının günden güne artması ve buna "Dur!" diyecek adalet sisteminin olmaması...

En güzel zamanlarımı geçirdiğim Beyoğlu'nun yerden göğe kadar beton yığınına dönüşmesi ve bu sürece acı çekerek tanık olmam; İstiklal Caddesi'nin dağıtılması projesi kapsamında öğrenciliğimizde tinercilerin yolumuzu kestiği Karaköy'ün en "hip" bölge olması; uyduruk bir çaya bile -o zamanın fiyatıyla- 8 lira verilen, alkol ruhsatı olmadığı için siyah su bardaklarında şarap servisi yapılan, bir makarna yapmayı bile beceremeyen mekanların parlaması ve herkesin bu durumu çok normalmiş gibi kabullenmesi; insanların Gezi'de "Yandaş dondurma" diye slogan attığı markadan ertesi gün "Ya abi çok güzel yapıyorlar ama" diye kutu kutu alışveriş yapması ama en trendy kahvecide sosyalist demeçler vermeyi ihmal etmemesi; sanat galerilerinin basılması, sahiplerinin dayak yemesi, festivallerin ve konserlerin birer birer iptal olması; geçmişte keyif aldığım ne varsa yok olması...

Türkiye'den göç etmek

2016 itibariyle ihbar edilen ve hatta patlayan bomba sayılarının artması; işe gidip gelirken sürekli polis kontrolünden geçmemiz; ortamdaki Suriyeli artışı ve bir kısmının çıkardığı olaylar sebebiyle herkesin huzursuz olması; psikolojimizin bozulmaya başlaması ve bunun artık evdeki ortamımıza da yansıması; kimsenin birbirine tahammülünün ve en önemlisi saygısının kalmaması; çevremizdeki herkesin yaşadığı hayattan mutsuz olması...Ve daha aklıma gelmeyen bir dünya şey sonunda diyoruz ki "YETER!".

Bir Umut...

Şimdiye kadar biriktirdiğim Neyse' lerin üzerine binen ve ardı arkası kesilmeyen kötü haberlerin de etkisiyle biz kesin olarak yurt dışına gitmeyi kafaya koyuyoruz ama bu hedefimize ulaşmak için beklememiz gereken zamanı İstanbul'da geçirmeye tahammülümüz kalmadığı için tası tarağı toplayıp 2016 senesinde İzmir'e taşınıyoruz. Ben İzmir'de kolay kolay iş bulamayacağımı bildiğim halde işten istifa ediyorum, Uğur ise mevcut şirketinin İzmir ofisine geçiyor. Biraz olsun huzur bulacağımız için umudumuz var.

10 sene önce bıraktığım İzmir'le karşılacağımı zannediyorum ama bu zamana kadar İstanbul adım adım çökerken gördüğüm kadarıyla İzmir de yerinde saymamış. Kalabalık, trafik, inşaat, inşaat ve daha çok inşaat şehrin dört bir yanını kuşatmış. Bunların hepsinden uzak kalmak için İzmir'in sayfiye mekanı sayılabilecek Güzelbahçe'ye taşınmamıza rağmen yine de kaçmayı başaramıyoruz. Pazar sabah 08:00'de evimizin önünde inşaata başlayan 'komşu'muzu şikayet etmediğimiz yer kalmadığı halde sonuç alamıyoruz. Neden? Çünkü kendisinin belediyede tanıdıkları var. Sanıyoruz ki CHPli belediye olunca hak, hukuk, kurallar filan devreye girecek. Ne naifmişiz! Neyse...

Sonu Gelmeyen Yasaklar

Bence herkes bu durumun bilincinde ama yine de yazayım; koca ülkede zaten yok denecek kadar az olan üretim, ülkenin belli bir bölgesinde toplanmış durumda. Devlet memuru veya esnaf değilseniz o bölgenin dışına çıktığınız anda iş olanağı bulamıyorsunuz. İzmir pek çok ile nazaran daha iyi konumda olsa bile farklı meslek dallarına sunduğu imkanlar sebebiyle İstanbul'un yanına yaklaşamıyor. O meslek dallarından birisi de tabi ki benimki!

Hazır istifa etmişim ve kurumsal hayatın çirkinliğinde var olmayı da hiç istemiyorum; "Kendim bir şeyler üretip para kazanayım." dedim. Hobiyi işe çevirmek için bir adım attım ve evde örgü oyuncak yapıp satmaya başladım ufak ufak. Çok büyük paralarda gözüm yok, sadece emeğimin karşılığını almak istiyorum. Fakat görüyorum ki el emeğinin de hiçbir kıymeti yok bu ülkede. O nedenle yurt dışına satışı hedefliyorum, ördüğüm oyuncakları ETSY üzerinden satıp, PayPal'dan ödemeyi alıp diğer ülkelere kargolamaya başladığım anda PayPal Türkiye'den çekiliyor!!! Hayatımızdaki köklü değişikliğe adım attıran, bardağı taşıran son damla da obu oluyor benim için...

Son Söz

Buraya kadar konuyu sadece benim gözümden yazdım ve çoğu sıkıntıyı eklemedim bile. İş hayatıyla ilgili Uğur'un da en az benim kadar ekleyecekleri çıkar. Sorun sadece üretememekte değil; sorun sadece iş hayatında hırs küpüne dönen insanlarda değil; sorun sadece yaşadığımız şehirde değil; sorun sadece iktidardakilerde değil; sorun sadece her gün saçma salak bir demeçle ortaya çıkan yobazlarda değil; sorun sadece kısıtlanan özgürlüklerde veya azınlık oluşumuzda da değil; sorun, artık bizim ülkenin genelinde. Pisliklerinden arınması gereken çok fazla alan var ve bunun hayata geçmesi hiç kolay görünmüyor. Bu ülkede nefes alan her canlının hayatı pamuk ipliğine bağlı. Evden çıktığımda geri döneceğimin garantisi olmayan ve buna sebep olacak etkenlerin "kader" olarak görüldüğü topraklarda yaşamayı reddediyorum.

Bu saydığım sorunlar başka ülkelerde yok mu? Vardır muhakkak, insanoğlu kusursuz bir varlık olmadığı için Dünya da kusursuz bir gezegen değil artık. Kalıp daha fazla mücadele etmek de bir tercih tabii ki fakat biz artık daha sakin bir hayat sürdürmeyi seçtik; daha huzurlu olmayı, bir şeylerle savaşmak zorunda kalmadığımız yerlerde olmayı, kafamızı ilgi duyduğumuz şeylere yormayı, sadece bir kez sahip olduğumuz yaşantımızı birbirine sevgi ve saygıyla yaklaşan insanların arasında sürdürmeyi; alın terimizin hakkını almayı, emeğimizin karşılığında saygı görmeyi, üretkenliğimizin baltalanmadığı yerlerde olmayı seçtik. Çok mu şey istedik, bilmiyorum. Bu seçim bir kısmınıza göre vatan hainliği olabilir, belki öyledir, tartışmam bile. Bize göre ise kendi hayatını kendi isteğine göre yaşamak sadece. Ama bu konuda aradığımız kriterler o kadar düşükmüş ki Bahreyn'de bile daha mutluyuz...

"Neden Türkiye'den Göç Etmek İstedik?" yazısı hoşunuza gittiyse diğer yazılardan güncel olarak haberdar olmak için sayfanın altında bulunan formu doldurarak e-posta grubuna abone olabilir veya sosyal medya hesaplarımı takip edebilirsiniz.

6 Responses

  1. Hülya dedi ki:

    Blogunuzda nerelerden buraya geldim anlamadim:)ama dogru posttayim!ülkenin en ciddi eksigi iş ahlakı.bu olmayinca ne üretim,ne merhamet ne de hak hukuk oluyor.yasadiklarinizi benzerlerini deneyimledim😊umarim hayatinizin kalanini mutlulukla yasarsiniz.

    • kurumsalturist dedi ki:

      Dediğiniz çok doğru. Umarım bu zihniyet de zaman içinde değişir ve hepimiz ülkemizde hak ettiğimiz hayatları yaşarız. Ben de size mutlu bir gelecek diliyorum. Sevgiler.

  2. Aleyna dedi ki:

    Merhaba,yazdıklarınızdan gerçekten çok etkilendim. Türkiye’de oldukça popüler(!) olan bir bölümde -Hukuk- okumama rağmen hayatımın geri kalanını yurt dışında sürdürme fikrini düşünüyorum. İş hayatınızla ilgili problemlere tanık olamasam da saydığınız diğer nedenlerden ötürü. Şu anda 20yaşındayım ve yurt dışına taşınmak oldukça cesaret gerektiriyor gibi duruyor. Cesaretinizden ötürü kutlarım,umarım mutlu olabileceğiniz bir hayat sürersiniz. Sevgiler.

    • kurumsalturist dedi ki:

      Kolay bir karar değil, niyet etmek önemli olan. İstedikten sonra tüm sorunlar yavaş yavaş çözülüyor. Güzel dilekleriniz için çok teşekkürler. Umarım siz de gönlünüze göre, hayal ettiğiniz bir geleceğe kavuşursunuz.

  3. sevil dedi ki:

    Merhaba, Karadeniz turu için araştırma yaparken buldum sizi. Yazınızı ilgiyle okudum iş hayatım aklıma geldi ürperdim, biliyorum çalışma değil insanlar yoruyor hep. Devamını okumaya başlamadan 2 erkek evladım oldugu için o göç hikayesi hep bizim de aklımızda ama çocukların okulu, yaşlı anne baba, adaptasyon, para vs hep engelliyor. Devamını da okuyacağım aradıgınız huzuru buldugunuza en azından daha mutlu oldugunuza sevindim. Sevgilerimle

    • kurumsalturist dedi ki:

      Beni anlayan insanların olduğunu bilmek çok güzel, çok teşekkür ederim. Zaman ilerledikçe insanın alışkın olduğu düzenden kopması daha da zorlaşıyor fakat imkansız değil. Umarım hayat size hep güzel kapılar açar, karşınıza sizi mutlu edecek insanlar çıkar. Sevgiler benden de.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir